

© 2026 e-Gündem. Her hakkı saklıdır


© 2026 e-Gündem. Her hakkı saklıdır

Antik çağlarda ölümsüz tanrılar can sıkıntısına en iyi ilaç olduğunu düşündükleri için bol bol müzik dinlerlerdi. Johann Sebastian Bach en gözde müzik tanrılarından biriydi. Bach’a o zaman Apollo derlerdi ama bu isim bizim çağımızdakilere Rocky filmindeki boksörü çağrıştırıyor, kafalar karışıyor, biz ona yine Bach diyelim.
Bach’ın müziği tam Olimpos’a layık bir müzikti. Onu dinlerken kendinizi kusursuz bir mimari eserin içinde bulurdunuz. Bach’ın notalarını hem yüreğinizin en kılcal damarlarında hisseder, hem de aynı anda, her nasılsa, matematiksel bir mükemmeliyetçiliğin ruhani yükü altında ezilirdiniz.
Koca dağda yaşayan tek müzik ilahı Bach değildi kuşkusuz. Rastalı saçları ve nereden aldığı bilinmez rengarenk giysileriyle Bob Marley adlı bir başka tanrı da özellikle kırlarda, çobanların arasında meşhurdu. Bob Marley’in müziği kuşların cıvıltısından, derelerin akışından esinler taşırdı. Bu arada Bob Marley de o zamanlar Pan diye bilinirdi, biz ona alıştığımız gibi Bob Marley diyelim.
Bach ve Bob Marley’in müzik tarzları farklıydı ama her ikisinin de dinleyici kitlesi vardı. Onların yarışmak gibi derdi yoktu da, insan tanrı bile olsa, yine insandır, illaki yarışacaklar, illaki biri galip gelecek. Kaçınılmaz olarak bir yarışma tertiplendi ve Adorno hakem seçildi.
∗∗∗
Şimdi size biraz da bu Adorno denilen suratsızdan (o devirde ona Tmolos derlerdi) bahsedeyim. Tam bir kendini beğenmiş. Lafa gelince devrimden bahseder, “Geçin bu tanrı işlerini” diye atarlanır ama iş pratiğe gelince o pembiş poposunu kıpırdatmaz, devrimci gençleri kaba bulur, onların zevklerini, aşklarını küçümser. Hatta size bir dedikodu, bu Adorno bir gün korunaklı okulunun kürsüsünden bol noktalı bir nutuk çekerken, Bakhalı kadın öğrenciler kürsüye dalmışlar ve çok affedersiniz memelerini açarak onu protesto etmişler. Adorno ne yapmış biliyor musunuz? “Estetik bu hallere mi düşecekti?” diye ağlayarak kürsüyü terk etmiş. Böyle bir adam işte.
Denilene göre Bach’ı gözlerini kapayarak vecd içinde dinleyen Adorno, sıra Bob Marley’e gelince bu kez kulaklarını kapamış. “Böyle müzik olmaz, böyle saçmalık olmaz” diyerek de kazananı hiç duraksamadan Bach olarak ilan etmiş.
Bu büyük çekişmeye çağrılan seçkin davetliler arasında sizin de tahmin edeceğiniz gibi tek bir çoban bile yokmuş. Dinleyici kalabalığındaki yegane fani, Olimpos civarındaki köyleri yöneten Midas adlı bir kralmış.
Midas’ın bugünkü adı konusu biraz karışık. Onun artık çok fazla adı var. Dünyanın her yerinde türlü çeşit Midas’lar yaşıyor. Midas’ın hem ad konusu karışık, hem de yaşam çizgisindeki aldığı hallere göre onu değerlendirmek güç. Midas’ın hayatından bir kesite bakarsanız onu sevebilirsiniz, bir başka kesite bakarsanız ondan nefret edersiniz. Neticede o kusursuz bir tanrı değil, kral bile olsa herkes gibi kusurlarla dolu bir insan evladı. Bu nedenle ona şu an yaşadığınız ülkeye göre siz bir ad verin, ben ona Midas demeye devam edeyim.
Adorno kararını açıklayıp, Bach ile birlikte şarapları tokuştururken, dinleyici kalabalığının içinden bizim Midas ayağa kalkmış ve aynen şöyle demiş: “Bob Marley’i aşağılamanıza seyirci kalamam. Bu Adorno hıyarını hakem seçmeniz hiçbir anlam taşımıyor. Belki Adorno kadar fiyakalı cümleler bilmem ama benim düşünceme göre ve o içtiğiniz şarapları üreten çiftçilere, yediğiniz peynirlerin sütünü sağan çobanlara göre en iyi müzik Bob Marley’in müziğidir.”
Derler ki, o an Olimpos Dağı’nda kuşlar bile cıvıldamayı kesmiş, Aeolos’un tüm rüzgarları susmuş. Adorno tam ağlayarak kaçmak üzereymiş ki, Bach onu durdurmuş ve Midas’a demiş ki: “Sen güzelle çirkini birbirinden ayıramayan çobanların kralısın. Kulakların beni dinlemeyi hak etmiyor. Bundan böyle senin kulakların eşek kulağı olacak.”
∗∗∗
O anda Midas’ın kulakları eşek kulağına dönüşmüş. Midas utanç ve panikle tanrılar diyarından aşağı doğru koşmaya başlamış. Allah’tan Bob Marley kafasındaki renkli beresini ona fırlatmış da insanlar diyarına indiğinde kulaklarını gizleyebilmiş. Midas sarayında bir odaya kapanıp kimselere kendini göstermemiş.
İşte bu andan sonra Midas’a bir haller olmuş. Birileri eşek kulaklı olduğunu duyacak korkusuyla halkı baskı altına almaya başlamış. Kafasına takmaya başladığı kocaman bereden şüphelenilmesin diye önce en zeki gazetecileri hapse atmış, yetmemiş iki çobanın arasına bir casus yerleştirmiş. Midas inzivaya çekilip halktan koptukça zalimleşmiş. Dün savunduğu her şeyin bugün tam tersini yapmaya başlamış.
Büyük sırrını bilen tek fani berberiymiş. Berber de sırrı taşımaktan helak olmuş. Zavallı berber çareyi ıssız bir yerdeki kör bir kuyuya eğilip “Midas’ın kulakları eşek kulakları” diye bağırmakta bulmuş. Böyle bağırınca berber biraz olsun rahatlamış. Ama işte bu tek haykırış, tek cümle, yankılana yankılana o kör kuyudan çıkıp kırlara, ovalara, insanların yaşadığı her yere ulaşmış. Zaman geçtikçe bunu duymayan kalmamış. Ülkenin her yerinde, herkes “Midas’ın kulakları, eşek kulakları” diye fısıltıya katılmaya başlamış.
Hikayenin sonu hakkında türlü rivayetler var. En iç açıcı versiyon Midas’ın beresini çıkartıp halka eşek kulaklarını göstermesi ve sonra saraydan ayrılıp Bob Marley’le birlikte neşe içinde çiftçilik yapması. Hatta o çiftliğe arada sırada Bach’ın gelip Bob Marley’le beraber konserler verdiği söylenir. Midas böyle zamanlarda “İyi ki kulaklarım kocaman ve her notanızı duyuyorum” dermiş. Anlatanların yalancısıyım, Adorno bile pişman olmuş, Bakhalı kadınlarla beraber çiftliğe yerleşip cümbüşe katılmış.
Kötü versiyonsa, Midas’ın kulaklarını herkesten saklamaya devam etmesi. Bob Marley’le dahi selamı sabahı kesmesi. Ve halkın tamamı gerçeği bildiği halde her ne pahasına olursa olsun o saraydan asla çıkmaması.
Gönlüm ilk versiyondan yana ama ben zaten hayattan ders almayı bilmeyen iyimser bir eşeğim. Siz bana bakmayın. Gücünüz yettiğince fısıldamaya devam edin.

Antik çağlarda ölümsüz tanrılar can sıkıntısına en iyi ilaç olduğunu düşündükleri için bol bol müzik dinlerlerdi. Johann Sebastian Bach en gözde müzik tanrılarından biriydi. Bach’a o zaman Apollo derlerdi ama bu isim bizim çağımızdakilere Rocky filmindeki boksörü çağrıştırıyor, kafalar karışıyor, biz ona yine Bach diyelim.
Bach’ın müziği tam Olimpos’a layık bir müzikti. Onu dinlerken kendinizi kusursuz bir mimari eserin içinde bulurdunuz. Bach’ın notalarını hem yüreğinizin en kılcal damarlarında hisseder, hem de aynı anda, her nasılsa, matematiksel bir mükemmeliyetçiliğin ruhani yükü altında ezilirdiniz.
Koca dağda yaşayan tek müzik ilahı Bach değildi kuşkusuz. Rastalı saçları ve nereden aldığı bilinmez rengarenk giysileriyle Bob Marley adlı bir başka tanrı da özellikle kırlarda, çobanların arasında meşhurdu. Bob Marley’in müziği kuşların cıvıltısından, derelerin akışından esinler taşırdı. Bu arada Bob Marley de o zamanlar Pan diye bilinirdi, biz ona alıştığımız gibi Bob Marley diyelim.
Bach ve Bob Marley’in müzik tarzları farklıydı ama her ikisinin de dinleyici kitlesi vardı. Onların yarışmak gibi derdi yoktu da, insan tanrı bile olsa, yine insandır, illaki yarışacaklar, illaki biri galip gelecek. Kaçınılmaz olarak bir yarışma tertiplendi ve Adorno hakem seçildi.
∗∗∗
Şimdi size biraz da bu Adorno denilen suratsızdan (o devirde ona Tmolos derlerdi) bahsedeyim. Tam bir kendini beğenmiş. Lafa gelince devrimden bahseder, “Geçin bu tanrı işlerini” diye atarlanır ama iş pratiğe gelince o pembiş poposunu kıpırdatmaz, devrimci gençleri kaba bulur, onların zevklerini, aşklarını küçümser. Hatta size bir dedikodu, bu Adorno bir gün korunaklı okulunun kürsüsünden bol noktalı bir nutuk çekerken, Bakhalı kadın öğrenciler kürsüye dalmışlar ve çok affedersiniz memelerini açarak onu protesto etmişler. Adorno ne yapmış biliyor musunuz? “Estetik bu hallere mi düşecekti?” diye ağlayarak kürsüyü terk etmiş. Böyle bir adam işte.
Denilene göre Bach’ı gözlerini kapayarak vecd içinde dinleyen Adorno, sıra Bob Marley’e gelince bu kez kulaklarını kapamış. “Böyle müzik olmaz, böyle saçmalık olmaz” diyerek de kazananı hiç duraksamadan Bach olarak ilan etmiş.
Bu büyük çekişmeye çağrılan seçkin davetliler arasında sizin de tahmin edeceğiniz gibi tek bir çoban bile yokmuş. Dinleyici kalabalığındaki yegane fani, Olimpos civarındaki köyleri yöneten Midas adlı bir kralmış.
Midas’ın bugünkü adı konusu biraz karışık. Onun artık çok fazla adı var. Dünyanın her yerinde türlü çeşit Midas’lar yaşıyor. Midas’ın hem ad konusu karışık, hem de yaşam çizgisindeki aldığı hallere göre onu değerlendirmek güç. Midas’ın hayatından bir kesite bakarsanız onu sevebilirsiniz, bir başka kesite bakarsanız ondan nefret edersiniz. Neticede o kusursuz bir tanrı değil, kral bile olsa herkes gibi kusurlarla dolu bir insan evladı. Bu nedenle ona şu an yaşadığınız ülkeye göre siz bir ad verin, ben ona Midas demeye devam edeyim.
Adorno kararını açıklayıp, Bach ile birlikte şarapları tokuştururken, dinleyici kalabalığının içinden bizim Midas ayağa kalkmış ve aynen şöyle demiş: “Bob Marley’i aşağılamanıza seyirci kalamam. Bu Adorno hıyarını hakem seçmeniz hiçbir anlam taşımıyor. Belki Adorno kadar fiyakalı cümleler bilmem ama benim düşünceme göre ve o içtiğiniz şarapları üreten çiftçilere, yediğiniz peynirlerin sütünü sağan çobanlara göre en iyi müzik Bob Marley’in müziğidir.”
Derler ki, o an Olimpos Dağı’nda kuşlar bile cıvıldamayı kesmiş, Aeolos’un tüm rüzgarları susmuş. Adorno tam ağlayarak kaçmak üzereymiş ki, Bach onu durdurmuş ve Midas’a demiş ki: “Sen güzelle çirkini birbirinden ayıramayan çobanların kralısın. Kulakların beni dinlemeyi hak etmiyor. Bundan böyle senin kulakların eşek kulağı olacak.”
∗∗∗
O anda Midas’ın kulakları eşek kulağına dönüşmüş. Midas utanç ve panikle tanrılar diyarından aşağı doğru koşmaya başlamış. Allah’tan Bob Marley kafasındaki renkli beresini ona fırlatmış da insanlar diyarına indiğinde kulaklarını gizleyebilmiş. Midas sarayında bir odaya kapanıp kimselere kendini göstermemiş.
İşte bu andan sonra Midas’a bir haller olmuş. Birileri eşek kulaklı olduğunu duyacak korkusuyla halkı baskı altına almaya başlamış. Kafasına takmaya başladığı kocaman bereden şüphelenilmesin diye önce en zeki gazetecileri hapse atmış, yetmemiş iki çobanın arasına bir casus yerleştirmiş. Midas inzivaya çekilip halktan koptukça zalimleşmiş. Dün savunduğu her şeyin bugün tam tersini yapmaya başlamış.
Büyük sırrını bilen tek fani berberiymiş. Berber de sırrı taşımaktan helak olmuş. Zavallı berber çareyi ıssız bir yerdeki kör bir kuyuya eğilip “Midas’ın kulakları eşek kulakları” diye bağırmakta bulmuş. Böyle bağırınca berber biraz olsun rahatlamış. Ama işte bu tek haykırış, tek cümle, yankılana yankılana o kör kuyudan çıkıp kırlara, ovalara, insanların yaşadığı her yere ulaşmış. Zaman geçtikçe bunu duymayan kalmamış. Ülkenin her yerinde, herkes “Midas’ın kulakları, eşek kulakları” diye fısıltıya katılmaya başlamış.
Hikayenin sonu hakkında türlü rivayetler var. En iç açıcı versiyon Midas’ın beresini çıkartıp halka eşek kulaklarını göstermesi ve sonra saraydan ayrılıp Bob Marley’le birlikte neşe içinde çiftçilik yapması. Hatta o çiftliğe arada sırada Bach’ın gelip Bob Marley’le beraber konserler verdiği söylenir. Midas böyle zamanlarda “İyi ki kulaklarım kocaman ve her notanızı duyuyorum” dermiş. Anlatanların yalancısıyım, Adorno bile pişman olmuş, Bakhalı kadınlarla beraber çiftliğe yerleşip cümbüşe katılmış.
Kötü versiyonsa, Midas’ın kulaklarını herkesten saklamaya devam etmesi. Bob Marley’le dahi selamı sabahı kesmesi. Ve halkın tamamı gerçeği bildiği halde her ne pahasına olursa olsun o saraydan asla çıkmaması.
Gönlüm ilk versiyondan yana ama ben zaten hayattan ders almayı bilmeyen iyimser bir eşeğim. Siz bana bakmayın. Gücünüz yettiğince fısıldamaya devam edin.