

© 2026 e-Gündem. Her hakkı saklıdır


© 2026 e-Gündem. Her hakkı saklıdır

Sinema yazarlarının çoğunlukla olumlu karşıladığı son Steven Spielberg filmi Disclosure Day/İfşa Günü, açılış sekansından finaline dek her sahnesinde, abartmadan söylüyorum, her sahnesinde mantık hataları bulunan epey sorunlu bir film. Bir Amerikan güreşi gösterisinde geçen açılış sekansı o kadar temelsiz ki, sanki bunun öncesi varmış da biz izlememişiz gibi bir duygu yaratıyor. Bu insanlar kim, neden güreş gösterisinde buluşuyorlar? Eğer “Bu önemli değil!”se, neden güreşçilerden biriyle özdeşleştirilip yüzümüze inen tekmelere maruz bırakılıyoruz? Hiçbirinin yanıtı yok.
Üzerinde hiç uğraşılmamış karakterlerle, iyilerin çaldığı ve kötülerin geri almaya çalıştığı disklerin peşinde aksiyon dolu bir kovalamaca yaşarken daha pek çok saçmalığa tanık oluyoruz: Çiftlik baskını sahnesinde esas oğlan, en fazla 30-40 metre ötedeki süper ajanların etrafından öyle bir dolaşıyor ki, ajan rolünü oynayan figüranların onu fark etmemek için özellikle para aldığı konusunda tereddütsüz bahse girebilirsiniz! Esas oğlanla kızın kaldığı motele yapılan baskın sahnesinde, kızın 1-2 dakika önce banyo penceresinden kaçtığı apaçık belli olmasına rağmen peşine kimsenin düşmemesi; uzaylıların dünyaya getirdiği bir iletişim aletini de beraberinde götürmesine rağmen, o ana dek kızla hep o aygıt aracılığıyla iletişim kuran kötü adamın bundan sonraki sahnelerde sanki kız ve aygıt hiç olmamış gibi davranması; bunca curcunanın “UFO'lar ve dünyaya düşen uzaylılarla ilgili görüntüleri insanlara gösterelim mi, göstermeyelim mi?” tartışması etrafında kopması; karakterlerin internet diye bir şey yokmuş gibi davranarak, bunca çabayı, görüntüleri bir yerel TV kanalı üzerinden yayımlamak için harcamaları; 'iyi taraf'ın elinde kanlı canlı bir uzaylı bulunmasına rağmen, tüm umutlarını video görüntülerine bağlamaları...
Her sahnede inandırıcılığı zedeleyen mantık hataları içermesi bir yana, dünyanın sadece ABD'den ibaret olması -hâlâ!-, başlamak üzere olan 3. Dünya Savaşı'yla ilgili haber görüntülerinde sürekli Kuzey Kore'den ve liderinden söz edilirken, Trump'ın adı veya görüntüsünün 2,5 saatlik koskoca filmde bir kere bile, bir kerecik bile geçmemesi gibi radikal ideolojik seçimler de filmi iyice çekilmez kılıyor.
Mesele ille de dünyanın bugünkü halinde Trump'ın payını vurgulamak/vurgulamamak meselesi değil; mesele, Kim Jong Un'u defalarca gösterecek kadar 'gerçekçi' olup, diğer konuların hepsinde gerçekliği yok sayma meselesi...
Kısacası, sonuna kadar dayanmakta epey zorluk çektiğim çok büyük ve pahalı bir saçmalıktı, İfşa Günü...
***
(DİKKAT: Deep Water/Derin Kabus filmi hakkında spoiler içermektedir.)
“Uçakla yolculuk yapmaktan daha tehlikeli olan şey nedir, biliyor musun? Suaygırları.” Uçağın ikinci kaptanı, uçmaktan pek hoşlanmayan küçük kızı rahatlatmak için böyle diyor ve ekliyor: “Tabii, birisi çaktırmadan uçağa bir suaygırı bindirirse, bilemem.”
Spielberg'ün rahatsız edici suskunluğunun tersine, uçaktaki -ya da birazdan göreceğimiz gibi, Oval Ofis'teki!- suaygırı, bu hafta gösterime girecek olan Deep Water/Derin Kabus'un merkezinde yer alıyor.
Sinemada gemi, otobüs, uçak, tren gibi ulaşım araçları, sembolik düzeyde çoğunlukla 'ülke'yi işaret eder: Farklı sınıflardan, farklı karakter ve tipolojilerden çok sayıda insanın bir arada bulunduğu, birileri tarafından yönlendirilen, yine o birilerince hızı arttırılan veya tümüyle durdurulan hareketli mekanlar. Filmlerde bu mekanları yönlendirenler bazen hükümetlere, bazen de devletlere denk gelir. Derin Kabus'taki uçağın iyi kaptanları var, yani anayasal açıdan devletin sorunu yok; ama ne yazık ki bazı çok kötü yolcuları, uçağın gidişatını olumsuz yönde belirleyen suaygırları var.
Buradaki suaygırı, göründüğü ilk sahneden itibaren filmdeki en olumsuz, en kötü kişi olarak sunuluyor: Havaalanının yasaklı bölgesinde sigara içiyor, yanından geçen kadınları dikizliyor, uçağa biniş kapısında sıraya kaynak yapıyor, hostesleri taciz ediyor, insanlara kötü davranıyor. Aşırı derecede bencil, kendini tüm kuralların üstünde gören bu şişman adamın kimi çağrıştırdığını sorsanız, filmi izleyenlerin çoğu Trump diyecektir.
İlginç olan şu ki, koskoca filmin varlık nedeni, tek başına bu adam! Kısa devre yapan bir kabloyla kullandığı taşınabilir şarj cihazını, yasak olmasına rağmen valizinin içinde uçağa sokuyor. Bu cihaz yüzünden çıkan yangın bir patlamaya ve uçağın okyanusta bir resif bölgesine düşmesine yol açıyor. Uçak paramparça oluyor, çok geniş bir alana yayılan enkazdan kurtulmayı başaran yolcular hem bir araya gelmeye hem de yardım ulaşana kadar etraflarını saran köpekbalıklarından korunmaya çalışıyorlar.
Film boyunca adı hiç söylenmeyen bu adam, neden olduğu kazadan sonra da yaptığı her şeyle işlerin kötüye gitmesini sağlamayı sürdürüyor: Kaptanın bir süre tutması için verdiği konum bildirme cihazını denize düşürüyor, kazazedelerle sürekli kavga ediyor vs. Filmde son ölen kişi de bu adam oluyor. Ve adamın ölümünden sonra her şey yoluna giriyor, kazazedeler kurtarılıyor. Yani bu adamı senaryodan çıkarsanız, böyle bir felaket anlatısı var olmayacak!
Sistemin sürekli suaygırı üretmesi, uçakların, gemilerin, trenlerin sorunsuzca hedefe ulaşabilmesi için bu suaygırlarının ölümünden başka çare olmaması, sonra sistemin yine suaygırları üretmesi, ne fena değil mi? Asıl 'derin kabus' bu işte...
Sinema yazarlarının çoğunlukla olumlu karşıladığı son Steven Spielberg filmi Disclosure Day/İfşa Günü, açılış sekansından finaline dek her sahnesinde, abartmadan söylüyorum, her sahnesinde mantık hataları bulunan epey sorunlu bir film. Bir Amerikan güreşi gösterisinde geçen açılış sekansı o kadar temelsiz ki, sanki bunun öncesi varmış da biz izlememişiz gibi bir duygu yaratıyor. Bu insanlar kim, neden güreş gösterisinde buluşuyorlar? Eğer “Bu önemli değil!”se, neden güreşçilerden biriyle özdeşleştirilip yüzümüze inen tekmelere maruz bırakılıyoruz? Hiçbirinin yanıtı yok.
Üzerinde hiç uğraşılmamış karakterlerle, iyilerin çaldığı ve kötülerin geri almaya çalıştığı disklerin peşinde aksiyon dolu bir kovalamaca yaşarken daha pek çok saçmalığa tanık oluyoruz: Çiftlik baskını sahnesinde esas oğlan, en fazla 30-40 metre ötedeki süper ajanların etrafından öyle bir dolaşıyor ki, ajan rolünü oynayan figüranların onu fark etmemek için özellikle para aldığı konusunda tereddütsüz bahse girebilirsiniz! Esas oğlanla kızın kaldığı motele yapılan baskın sahnesinde, kızın 1-2 dakika önce banyo penceresinden kaçtığı apaçık belli olmasına rağmen peşine kimsenin düşmemesi; uzaylıların dünyaya getirdiği bir iletişim aletini de beraberinde götürmesine rağmen, o ana dek kızla hep o aygıt aracılığıyla iletişim kuran kötü adamın bundan sonraki sahnelerde sanki kız ve aygıt hiç olmamış gibi davranması; bunca curcunanın “UFO'lar ve dünyaya düşen uzaylılarla ilgili görüntüleri insanlara gösterelim mi, göstermeyelim mi?” tartışması etrafında kopması; karakterlerin internet diye bir şey yokmuş gibi davranarak, bunca çabayı, görüntüleri bir yerel TV kanalı üzerinden yayımlamak için harcamaları; 'iyi taraf'ın elinde kanlı canlı bir uzaylı bulunmasına rağmen, tüm umutlarını video görüntülerine bağlamaları...
Her sahnede inandırıcılığı zedeleyen mantık hataları içermesi bir yana, dünyanın sadece ABD'den ibaret olması -hâlâ!-, başlamak üzere olan 3. Dünya Savaşı'yla ilgili haber görüntülerinde sürekli Kuzey Kore'den ve liderinden söz edilirken, Trump'ın adı veya görüntüsünün 2,5 saatlik koskoca filmde bir kere bile, bir kerecik bile geçmemesi gibi radikal ideolojik seçimler de filmi iyice çekilmez kılıyor.
Mesele ille de dünyanın bugünkü halinde Trump'ın payını vurgulamak/vurgulamamak meselesi değil; mesele, Kim Jong Un'u defalarca gösterecek kadar 'gerçekçi' olup, diğer konuların hepsinde gerçekliği yok sayma meselesi...
Kısacası, sonuna kadar dayanmakta epey zorluk çektiğim çok büyük ve pahalı bir saçmalıktı, İfşa Günü...
***
(DİKKAT: Deep Water/Derin Kabus filmi hakkında spoiler içermektedir.)
“Uçakla yolculuk yapmaktan daha tehlikeli olan şey nedir, biliyor musun? Suaygırları.” Uçağın ikinci kaptanı, uçmaktan pek hoşlanmayan küçük kızı rahatlatmak için böyle diyor ve ekliyor: “Tabii, birisi çaktırmadan uçağa bir suaygırı bindirirse, bilemem.”
Spielberg'ün rahatsız edici suskunluğunun tersine, uçaktaki -ya da birazdan göreceğimiz gibi, Oval Ofis'teki!- suaygırı, bu hafta gösterime girecek olan Deep Water/Derin Kabus'un merkezinde yer alıyor.
Sinemada gemi, otobüs, uçak, tren gibi ulaşım araçları, sembolik düzeyde çoğunlukla 'ülke'yi işaret eder: Farklı sınıflardan, farklı karakter ve tipolojilerden çok sayıda insanın bir arada bulunduğu, birileri tarafından yönlendirilen, yine o birilerince hızı arttırılan veya tümüyle durdurulan hareketli mekanlar. Filmlerde bu mekanları yönlendirenler bazen hükümetlere, bazen de devletlere denk gelir. Derin Kabus'taki uçağın iyi kaptanları var, yani anayasal açıdan devletin sorunu yok; ama ne yazık ki bazı çok kötü yolcuları, uçağın gidişatını olumsuz yönde belirleyen suaygırları var.
Buradaki suaygırı, göründüğü ilk sahneden itibaren filmdeki en olumsuz, en kötü kişi olarak sunuluyor: Havaalanının yasaklı bölgesinde sigara içiyor, yanından geçen kadınları dikizliyor, uçağa biniş kapısında sıraya kaynak yapıyor, hostesleri taciz ediyor, insanlara kötü davranıyor. Aşırı derecede bencil, kendini tüm kuralların üstünde gören bu şişman adamın kimi çağrıştırdığını sorsanız, filmi izleyenlerin çoğu Trump diyecektir.
İlginç olan şu ki, koskoca filmin varlık nedeni, tek başına bu adam! Kısa devre yapan bir kabloyla kullandığı taşınabilir şarj cihazını, yasak olmasına rağmen valizinin içinde uçağa sokuyor. Bu cihaz yüzünden çıkan yangın bir patlamaya ve uçağın okyanusta bir resif bölgesine düşmesine yol açıyor. Uçak paramparça oluyor, çok geniş bir alana yayılan enkazdan kurtulmayı başaran yolcular hem bir araya gelmeye hem de yardım ulaşana kadar etraflarını saran köpekbalıklarından korunmaya çalışıyorlar.
Film boyunca adı hiç söylenmeyen bu adam, neden olduğu kazadan sonra da yaptığı her şeyle işlerin kötüye gitmesini sağlamayı sürdürüyor: Kaptanın bir süre tutması için verdiği konum bildirme cihazını denize düşürüyor, kazazedelerle sürekli kavga ediyor vs. Filmde son ölen kişi de bu adam oluyor. Ve adamın ölümünden sonra her şey yoluna giriyor, kazazedeler kurtarılıyor. Yani bu adamı senaryodan çıkarsanız, böyle bir felaket anlatısı var olmayacak!
Sistemin sürekli suaygırı üretmesi, uçakların, gemilerin, trenlerin sorunsuzca hedefe ulaşabilmesi için bu suaygırlarının ölümünden başka çare olmaması, sonra sistemin yine suaygırları üretmesi, ne fena değil mi? Asıl 'derin kabus' bu işte...

Sinema yazarlarının çoğunlukla olumlu karşıladığı son Steven Spielberg filmi Disclosure Day/İfşa Günü, açılış sekansından finaline dek her sahnesinde, abartmadan söylüyorum, her sahnesinde mantık hataları bulunan epey sorunlu bir film. Bir Amerikan güreşi gösterisinde geçen açılış sekansı o kadar temelsiz ki, sanki bunun öncesi varmış da biz izlememişiz gibi bir duygu yaratıyor. Bu insanlar kim, neden güreş gösterisinde buluşuyorlar? Eğer “Bu önemli değil!”se, neden güreşçilerden biriyle özdeşleştirilip yüzümüze inen tekmelere maruz bırakılıyoruz? Hiçbirinin yanıtı yok.
Üzerinde hiç uğraşılmamış karakterlerle, iyilerin çaldığı ve kötülerin geri almaya çalıştığı disklerin peşinde aksiyon dolu bir kovalamaca yaşarken daha pek çok saçmalığa tanık oluyoruz: Çiftlik baskını sahnesinde esas oğlan, en fazla 30-40 metre ötedeki süper ajanların etrafından öyle bir dolaşıyor ki, ajan rolünü oynayan figüranların onu fark etmemek için özellikle para aldığı konusunda tereddütsüz bahse girebilirsiniz! Esas oğlanla kızın kaldığı motele yapılan baskın sahnesinde, kızın 1-2 dakika önce banyo penceresinden kaçtığı apaçık belli olmasına rağmen peşine kimsenin düşmemesi; uzaylıların dünyaya getirdiği bir iletişim aletini de beraberinde götürmesine rağmen, o ana dek kızla hep o aygıt aracılığıyla iletişim kuran kötü adamın bundan sonraki sahnelerde sanki kız ve aygıt hiç olmamış gibi davranması; bunca curcunanın “UFO'lar ve dünyaya düşen uzaylılarla ilgili görüntüleri insanlara gösterelim mi, göstermeyelim mi?” tartışması etrafında kopması; karakterlerin internet diye bir şey yokmuş gibi davranarak, bunca çabayı, görüntüleri bir yerel TV kanalı üzerinden yayımlamak için harcamaları; 'iyi taraf'ın elinde kanlı canlı bir uzaylı bulunmasına rağmen, tüm umutlarını video görüntülerine bağlamaları...
Her sahnede inandırıcılığı zedeleyen mantık hataları içermesi bir yana, dünyanın sadece ABD'den ibaret olması -hâlâ!-, başlamak üzere olan 3. Dünya Savaşı'yla ilgili haber görüntülerinde sürekli Kuzey Kore'den ve liderinden söz edilirken, Trump'ın adı veya görüntüsünün 2,5 saatlik koskoca filmde bir kere bile, bir kerecik bile geçmemesi gibi radikal ideolojik seçimler de filmi iyice çekilmez kılıyor.
Mesele ille de dünyanın bugünkü halinde Trump'ın payını vurgulamak/vurgulamamak meselesi değil; mesele, Kim Jong Un'u defalarca gösterecek kadar 'gerçekçi' olup, diğer konuların hepsinde gerçekliği yok sayma meselesi...
Kısacası, sonuna kadar dayanmakta epey zorluk çektiğim çok büyük ve pahalı bir saçmalıktı, İfşa Günü...
***
(DİKKAT: Deep Water/Derin Kabus filmi hakkında spoiler içermektedir.)
“Uçakla yolculuk yapmaktan daha tehlikeli olan şey nedir, biliyor musun? Suaygırları.” Uçağın ikinci kaptanı, uçmaktan pek hoşlanmayan küçük kızı rahatlatmak için böyle diyor ve ekliyor: “Tabii, birisi çaktırmadan uçağa bir suaygırı bindirirse, bilemem.”
Spielberg'ün rahatsız edici suskunluğunun tersine, uçaktaki -ya da birazdan göreceğimiz gibi, Oval Ofis'teki!- suaygırı, bu hafta gösterime girecek olan Deep Water/Derin Kabus'un merkezinde yer alıyor.
Sinemada gemi, otobüs, uçak, tren gibi ulaşım araçları, sembolik düzeyde çoğunlukla 'ülke'yi işaret eder: Farklı sınıflardan, farklı karakter ve tipolojilerden çok sayıda insanın bir arada bulunduğu, birileri tarafından yönlendirilen, yine o birilerince hızı arttırılan veya tümüyle durdurulan hareketli mekanlar. Filmlerde bu mekanları yönlendirenler bazen hükümetlere, bazen de devletlere denk gelir. Derin Kabus'taki uçağın iyi kaptanları var, yani anayasal açıdan devletin sorunu yok; ama ne yazık ki bazı çok kötü yolcuları, uçağın gidişatını olumsuz yönde belirleyen suaygırları var.
Buradaki suaygırı, göründüğü ilk sahneden itibaren filmdeki en olumsuz, en kötü kişi olarak sunuluyor: Havaalanının yasaklı bölgesinde sigara içiyor, yanından geçen kadınları dikizliyor, uçağa biniş kapısında sıraya kaynak yapıyor, hostesleri taciz ediyor, insanlara kötü davranıyor. Aşırı derecede bencil, kendini tüm kuralların üstünde gören bu şişman adamın kimi çağrıştırdığını sorsanız, filmi izleyenlerin çoğu Trump diyecektir.
İlginç olan şu ki, koskoca filmin varlık nedeni, tek başına bu adam! Kısa devre yapan bir kabloyla kullandığı taşınabilir şarj cihazını, yasak olmasına rağmen valizinin içinde uçağa sokuyor. Bu cihaz yüzünden çıkan yangın bir patlamaya ve uçağın okyanusta bir resif bölgesine düşmesine yol açıyor. Uçak paramparça oluyor, çok geniş bir alana yayılan enkazdan kurtulmayı başaran yolcular hem bir araya gelmeye hem de yardım ulaşana kadar etraflarını saran köpekbalıklarından korunmaya çalışıyorlar.
Film boyunca adı hiç söylenmeyen bu adam, neden olduğu kazadan sonra da yaptığı her şeyle işlerin kötüye gitmesini sağlamayı sürdürüyor: Kaptanın bir süre tutması için verdiği konum bildirme cihazını denize düşürüyor, kazazedelerle sürekli kavga ediyor vs. Filmde son ölen kişi de bu adam oluyor. Ve adamın ölümünden sonra her şey yoluna giriyor, kazazedeler kurtarılıyor. Yani bu adamı senaryodan çıkarsanız, böyle bir felaket anlatısı var olmayacak!
Sistemin sürekli suaygırı üretmesi, uçakların, gemilerin, trenlerin sorunsuzca hedefe ulaşabilmesi için bu suaygırlarının ölümünden başka çare olmaması, sonra sistemin yine suaygırları üretmesi, ne fena değil mi? Asıl 'derin kabus' bu işte...
Sinema yazarlarının çoğunlukla olumlu karşıladığı son Steven Spielberg filmi Disclosure Day/İfşa Günü, açılış sekansından finaline dek her sahnesinde, abartmadan söylüyorum, her sahnesinde mantık hataları bulunan epey sorunlu bir film. Bir Amerikan güreşi gösterisinde geçen açılış sekansı o kadar temelsiz ki, sanki bunun öncesi varmış da biz izlememişiz gibi bir duygu yaratıyor. Bu insanlar kim, neden güreş gösterisinde buluşuyorlar? Eğer “Bu önemli değil!”se, neden güreşçilerden biriyle özdeşleştirilip yüzümüze inen tekmelere maruz bırakılıyoruz? Hiçbirinin yanıtı yok.
Üzerinde hiç uğraşılmamış karakterlerle, iyilerin çaldığı ve kötülerin geri almaya çalıştığı disklerin peşinde aksiyon dolu bir kovalamaca yaşarken daha pek çok saçmalığa tanık oluyoruz: Çiftlik baskını sahnesinde esas oğlan, en fazla 30-40 metre ötedeki süper ajanların etrafından öyle bir dolaşıyor ki, ajan rolünü oynayan figüranların onu fark etmemek için özellikle para aldığı konusunda tereddütsüz bahse girebilirsiniz! Esas oğlanla kızın kaldığı motele yapılan baskın sahnesinde, kızın 1-2 dakika önce banyo penceresinden kaçtığı apaçık belli olmasına rağmen peşine kimsenin düşmemesi; uzaylıların dünyaya getirdiği bir iletişim aletini de beraberinde götürmesine rağmen, o ana dek kızla hep o aygıt aracılığıyla iletişim kuran kötü adamın bundan sonraki sahnelerde sanki kız ve aygıt hiç olmamış gibi davranması; bunca curcunanın “UFO'lar ve dünyaya düşen uzaylılarla ilgili görüntüleri insanlara gösterelim mi, göstermeyelim mi?” tartışması etrafında kopması; karakterlerin internet diye bir şey yokmuş gibi davranarak, bunca çabayı, görüntüleri bir yerel TV kanalı üzerinden yayımlamak için harcamaları; 'iyi taraf'ın elinde kanlı canlı bir uzaylı bulunmasına rağmen, tüm umutlarını video görüntülerine bağlamaları...
Her sahnede inandırıcılığı zedeleyen mantık hataları içermesi bir yana, dünyanın sadece ABD'den ibaret olması -hâlâ!-, başlamak üzere olan 3. Dünya Savaşı'yla ilgili haber görüntülerinde sürekli Kuzey Kore'den ve liderinden söz edilirken, Trump'ın adı veya görüntüsünün 2,5 saatlik koskoca filmde bir kere bile, bir kerecik bile geçmemesi gibi radikal ideolojik seçimler de filmi iyice çekilmez kılıyor.
Mesele ille de dünyanın bugünkü halinde Trump'ın payını vurgulamak/vurgulamamak meselesi değil; mesele, Kim Jong Un'u defalarca gösterecek kadar 'gerçekçi' olup, diğer konuların hepsinde gerçekliği yok sayma meselesi...
Kısacası, sonuna kadar dayanmakta epey zorluk çektiğim çok büyük ve pahalı bir saçmalıktı, İfşa Günü...
***
(DİKKAT: Deep Water/Derin Kabus filmi hakkında spoiler içermektedir.)
“Uçakla yolculuk yapmaktan daha tehlikeli olan şey nedir, biliyor musun? Suaygırları.” Uçağın ikinci kaptanı, uçmaktan pek hoşlanmayan küçük kızı rahatlatmak için böyle diyor ve ekliyor: “Tabii, birisi çaktırmadan uçağa bir suaygırı bindirirse, bilemem.”
Spielberg'ün rahatsız edici suskunluğunun tersine, uçaktaki -ya da birazdan göreceğimiz gibi, Oval Ofis'teki!- suaygırı, bu hafta gösterime girecek olan Deep Water/Derin Kabus'un merkezinde yer alıyor.
Sinemada gemi, otobüs, uçak, tren gibi ulaşım araçları, sembolik düzeyde çoğunlukla 'ülke'yi işaret eder: Farklı sınıflardan, farklı karakter ve tipolojilerden çok sayıda insanın bir arada bulunduğu, birileri tarafından yönlendirilen, yine o birilerince hızı arttırılan veya tümüyle durdurulan hareketli mekanlar. Filmlerde bu mekanları yönlendirenler bazen hükümetlere, bazen de devletlere denk gelir. Derin Kabus'taki uçağın iyi kaptanları var, yani anayasal açıdan devletin sorunu yok; ama ne yazık ki bazı çok kötü yolcuları, uçağın gidişatını olumsuz yönde belirleyen suaygırları var.
Buradaki suaygırı, göründüğü ilk sahneden itibaren filmdeki en olumsuz, en kötü kişi olarak sunuluyor: Havaalanının yasaklı bölgesinde sigara içiyor, yanından geçen kadınları dikizliyor, uçağa biniş kapısında sıraya kaynak yapıyor, hostesleri taciz ediyor, insanlara kötü davranıyor. Aşırı derecede bencil, kendini tüm kuralların üstünde gören bu şişman adamın kimi çağrıştırdığını sorsanız, filmi izleyenlerin çoğu Trump diyecektir.
İlginç olan şu ki, koskoca filmin varlık nedeni, tek başına bu adam! Kısa devre yapan bir kabloyla kullandığı taşınabilir şarj cihazını, yasak olmasına rağmen valizinin içinde uçağa sokuyor. Bu cihaz yüzünden çıkan yangın bir patlamaya ve uçağın okyanusta bir resif bölgesine düşmesine yol açıyor. Uçak paramparça oluyor, çok geniş bir alana yayılan enkazdan kurtulmayı başaran yolcular hem bir araya gelmeye hem de yardım ulaşana kadar etraflarını saran köpekbalıklarından korunmaya çalışıyorlar.
Film boyunca adı hiç söylenmeyen bu adam, neden olduğu kazadan sonra da yaptığı her şeyle işlerin kötüye gitmesini sağlamayı sürdürüyor: Kaptanın bir süre tutması için verdiği konum bildirme cihazını denize düşürüyor, kazazedelerle sürekli kavga ediyor vs. Filmde son ölen kişi de bu adam oluyor. Ve adamın ölümünden sonra her şey yoluna giriyor, kazazedeler kurtarılıyor. Yani bu adamı senaryodan çıkarsanız, böyle bir felaket anlatısı var olmayacak!
Sistemin sürekli suaygırı üretmesi, uçakların, gemilerin, trenlerin sorunsuzca hedefe ulaşabilmesi için bu suaygırlarının ölümünden başka çare olmaması, sonra sistemin yine suaygırları üretmesi, ne fena değil mi? Asıl 'derin kabus' bu işte...